Hayvan Adam

08 Eylül 2009
Okumayı öğrendiğimde henüz 1990 olmamıştı. Eğri büğrü çizgilerin, Ali'nin ne yapması gerektiğini belirten tümceleri yaratması ise 1990 yılında gerçekleşmeye başladı. O gün bugündür kendimi bildim bileli yazar ve okurum. Blog iletilerinden de anlaşılacağı üzere çok yazmam. Ama şu an bile tuvalette duran iki kitap olduğunu söylemem herhalde okumaya ne kadar meraklı olduğumu anlatmaya yeter. Tüm hayatım boyunca bilgi edinme konusunda garip bir takıntım oldu. Beni var eden en önemli özelliğin de öğrenme açlığı olduğunu kabul edip elimden geldiğince öyle yaşadım. Tüm bunları yazıyor olmamın tabii ki bir amacı var. Bu öğrenme açlığı mottosuna varmamı sağlayan çok önemli bir olay yaşadım ilkokulda...

1995 yılının Eylül ayıydı. Havalar henüz serinlememişti. Her normal erkek çocuk gibi okuldan çıkınca ya da haftasonlarında okulun bahçesinde ya kendi aramızda, ki bu kendi sınıfımız oluyor, ya da diğer sınıflardan çocuklarla futbol maçı yapardık. O zamanlar futbol maçı topla yapılmazdı, top henüz karşılayabileceğimiz maddi imkanlar hududuna girememişti. Bu yüzden bizler de çöpte bulduğumuz teneke kolayı dik halde yere koyup üstüne sertçe basar, buz hokeyinde filan kullanılan top gibi birşey elde ederdik. Hani "22 tane adam bir topun peşinde koşuyorlar, çok saçma" filan diyenler var ya, onlar 10-15 tane ensesi terli çocuğun üstüne basılmış bir kola tenekesinin peşinden deli gibi koşmasını nasıl karşılarlardı çok merak ediyorum.

Ben de bahsettiğim bu 10-15 çocuktan biri olarak okuma ve yazma aktivitelerimin yanında futkola ya da futkutu da diyebileceğimiz bu sporu yapıyordum. Birgün futbol denilen ver gerçek topla oynanan bir spor faaliyetinde yer alma şansı geçti elime. Bizim sınıf ile bir başka sınıf maç yapacaktı. 8'e 8 kurulan takımlar halinde bahçenin iki ucuna kurulmuş kalelere gerçek bir topu sokmaya çalışacaktık. Bu gerçek top Adidas ya da Nike gibi markaların ürettiği deriden profesyonel bir top değildi, kıytırık bir dikişli top da değildi. Bugün yüzüne bakılmayan plastik bir toptu. Buna rağmen maç için inanılmaz heyecanlıydım. Cuma günü müsabaka ayarlanmıştı ve maç tarihi cumartesi günü saat iki olarak kararlaştırılmıştı.

Wembley stadına ilk ayak basan kişi olmak için koşan Milli takım kalecisi Yaşar gibi, Dünya Kupa'sına katılacak 17'lik bir cıvır oğlan gibi, çayıra salınmış bir köpek gibi nereye koşacağımı, ne yapacağımı bilmeden heyecan ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle sahada yerimi almıştım cumartesi günü saat ikide. O sırada karşı takım oyuncularından Ali Kemal ile göz göze geldik. Birden başımdan aşşağı kaynar sular döküldü. Hemen gözlerimi ondan çeksemde onun bana baktığını biliyordum. Kısacık ömrüm gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti. Annem, babam, henüz bebek kardeşim, öğretmenim, sınıf arkadaşlarım, Ali, at, bak, çarpım tablosu... Son göreceğim şeyin Ali Kemal olacğını hiç düşünmemiştim. Ondan herkes gibi ben de çok korkuyordum çünkü o Söğütlü Bahçe'dendi.

Samsun'u bilmeyenler için Söğütlü Bahçe kavramı birşey ifade etmeyebilir. Ama bir Samsun'lu için o zaman Söğütlü Bahçe çok önemliydi. Ortasından tren geçen bu mahalle kısaca Mert Irmağı'nın üst kısmında konuşlanmış, gecekondulardan oluşmuş ve serserileriyle ünlü bir mahalleydi. Kelebek taşımak, haraç almak, adam dövmek gibi kavramlar burada yaşayan çocuklar için hayatın vazgeçilmez parçalarıydı ve Ali Kemal henüz 10 yaşında olmasına rağmen namı yürümüş bir Söğütlü Bahçeliydi ve gözlerini bana dikmişti.

Taşın bir tarafına tükürüldükten sonra havaya atılmasından ve tükürüklü kısmı seçenin maça başlayacak olmasından ibaret yazı tura atışından sonra maç başladı. Topun heyecanı Ali Kemal korkusuna baskın çıktı ve ben tüm cesaretimle futbol oynamaya başladım. Sahada basmadık yer bırakmıyordum. Gol atmasam da it gibi koşuyordum. Takım arkadaşlarıma asist yapıyor, sahada adeta parlıyordum. 5'te yarı 10'da biter maçımız bizim sınfın 10-8 üstünlüğüyle sona erdi. Almanya'dan gelen arkadaşımız Sezgin'in topunu eline alan Ali Kemal sahayı terketmeden önce "Biz yendik lan, tamam mı!" diye kükredi. "Olsun lan" diye düşündüm, aslında biz yenmiştik ama dayak yememiştik en azından. Neden sonra Ali Kemal ban döndü "Seninle hesaplaşıcaz Hayvan Adam" dedi. Çok korkmuştum ama elimde olmayan sebeplerle gurur da duyuyordum.

O günden sonraki haftalar boyunca her tenefüs ve okul çıkışında Ali Kemal'den kaçtım. Sonuçta ben kendini okumaya vermiş bir çocuktum. Ali Kemal'le başedecek ne fiziksel kabiliyete ne de cesarete sahiptim. Bu cesareti kendimde bulduğum zamanlar ise başımda belanın daha da büyümesinden başka bir şeye yaramıyordu. Bir gün okul çıkışı Ali Kemal'in çıkmadığı kapıdan çıkmış yolu bir hayli uzatarak eve dönüyordum ki benden 200 metre uzakta Ali Kemal'i Sezgin'in topuyla futbol oynarken gördüm. Bana bağırıp küfür edince, Ali Kemal'e, hangi akla hizmet bilemiyorum ama bildiğim en ağır küfür olan ikibuçuk hareketini yaptım. Ali Kemal o kadar hızlı koşmaya başladı ki, şemsiyemi yere atıp sırtımda çantamla eve koşmaya başladım. Rüzgarın saçlarımın arasından geçmesi ve tenimi okşayarak beni sarması çok hoşuma gidebilirdi ama arkamda Ali Kemal vardı. Eve vardığımda kan ter içince kapıyı kilitleyip sürgüyü çektim. Hemen pencereye koşup beni takip edip etmediğine baktım. Başarmıştım. Ali Kemal'i atlatmıştım. Ama artık başım daha da büyük bir beladaydı.

Bilenler bilir o zamanlar futbolcu kartı diye birşey vardı. Dört büyük takımın futbolcularının resimlerinin basılı olduğu bu kağıtlarla bir tür kumar oynanırdı. Bizim için paradan bile değerli olan bu kağıtlardan bende de haylice bulunmaktaydı. Gerçi benim 100 kağıtlık servetim, 500-600 futbolcu kartı olan kimi manyakların servetleri yanında orta direk geliri olarak da algılanabilirdi. Tüm futbolcu kartı sahiplerinin ise tek bir sorunu vardı. 41 numaralı kart olan Beşiktaş'lı Ali kimsede yoktu. 24 numaralı kart olan Fenerbahçeli Rıdvan'ın bile 8-10 kart ederinde olduğu o dönemde, Ali'ye sahip olmak gerçekten paha biçilmezdi.

Birgün, hergün olduğu gibi, okul çıkışında sürekli sümüğü akan kızın tezgahından bir paket kart aldım. Bu paketlerde genelde 5 kart olurdu. Eğer şanslı gününüzdeyseniz, 6 kart çıktığı da olurdu. Ben o gün şanslı günümdeydim. Hem de ne şans. Aldığım kartlardan 1 tanesinin Rıdvan çıkması yetmiyormuş gibi bir paketten tam 2 tane Ali çıkmıştı. Kimsede olmayan bir servete sahiptim. İki Ali ile tüm okuldaki kartların sahibi olabilirdim. Ellerimde birer Ali kartı tutup bu mutluluk içinde salakça gülümser ve hayal kurarken, omzuma yapışan bir el beni tatlı hayal dünyamdan, acı gerçek dünyaya döndürdü. Bir eli omzumda Ali Kemal bana bakıyordu. Aramızda 30 santim ya vardı ya yoktu. Hayatım bir kez daha film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken, bu kez filme kimi heyecanlı kovalamaca sahneleri eklenmişti. İlk filmde "Gene geleceğim" diyen kötü adam bu sefer kahramanımızı sıkıştırmıştı.

Hani zamanın durduğu anlar olur ya, tam o haldeydim. Algım inanılmaz açılmıştı. Ali Kemal'in ensesinden akan teri, okul önünde lahmacun satan adamın sesini, kısaca etrefımdaki herşeyi tek tek ve mükemmel bir şekilde hissediyordum. O anda aklıma elimdeki kartlar geldi. "İşte, şimdi yakaladım seni Hayvan Adam" dedi Ali Kemal. Bir kez daha gurulanmıştım ne diyeyim. Elimdeki Ali kartını kaldırıp Ali Kemal'e uzattım. "Seninle barışmak istiyorum Ali Kemal" teklifimi Ali Kemal "Nerden buldun la bunu?" şeklinde yanıtladı. "Al" dedim aldı. "Barıştık mı?" dedim, gözlerini karttan ayırmadan başını evet anlamında salladı ve arkadaşlarına "La bana Ali çıktı" diye bağırarak uzaklaştı.

O da sonuçta bir çocuktu. Tüm bilgiçliğimle gülümsedim. Ali Kemal'den kurtulmuştum. Hem de elimde bir adet 41. Ali kartı vardı. Kesinlikle şanslı günümdeydim. O günden sonra, spor ve kavga gibi fiziksel aktivitelerle pek aram olmadı. Kolumun gücünden çok zihnimin gücüne inandım ve bunun için uğraştım. Bu gibi durumlarda insanın aklına hep o olamadığı kişi gelir. Çok okuyan keşke çok güçlü olsaydım, çok güçlü olan çok okusaydım filan diye düşünür. Ben buna hiç ihtiyaç duymadım çünkü ben bir zamanlar Hayvan Adam'dım.


80'lerden Tiksiniyorum...

29 Temmuz 2009
Aslında başlık çok açık, 80'lerden tiksiniyorum, bu kadar. 80'lerde doğmuş olmama rağmen, 80'lerde konuşmaya, yürümeye, okumaya, yazmaya başlamış olmama rağmen, nefret ediyorum 80'lerden. Aslında bu başından beri böyle değildi. Şu 80'ler bir bitse de 90'lar gelse, milenyum olsa filan diye düşünmüyordum. Neredeyse 2000'lerin ilk birkaç yılına kadar 80'lerden nefret de etmiyordum. Ne olduysa o zamanlar oldu işte. Birgün uyandığımda 80'lerden nefret etmeye başlamıştım.

Hikayenin başına dönelim. Kadınların yeni yeni pantolon giydiği zamanlardı. Saç modelleri kabarık, televizyon siyah beyazdı. TRT vardı, yani henüz TRT1 yoktu, ama logosu o zaman da çok kötüydü. Bol kazakların, dökümlü kıyafetlerin ve vatkaların ortasında mutlu bir çocuktum ben de. Apartmanın arkasındaki bahçeye dünyanın en korkunç kömürlüğünün içinden açılan bir kapıdan çıkar, arkadaşlarımla mutlu mesut oynardım. Babam işten gelince yemek yer, sonra elinden tutup bakkala, o zamanın en moda çikolatası neyse ondan almaya giderdim. Babam apartmanın önünde sigarasını içerken, ben de apartmanın altındaki karate salonunun camından içeri bakıp, hocanın öğrencilerine gösterdiği hareketleri kaldırımda tatbik ederdim. O zamanlar karate çok modaydı ve çocukların birbirlerini Street Fighter'da dövmeye başlamasına henüz 5 yıl vardı. Kısacası karete elzemdi. Televizyonda bazen Michael Jackson çıkardı, o zamanlar siyahtı, ben de onu taklit ederdim. Annem vatkalarını hoplata hoplata, babam bol kazağını ya da pantolonunun içine soktuğu t-shirtünü, ki o zamanlar onun t-shirt olduğunu bilmiyorduk, hoplata hoplata gülerdi. Ben bu küçük dünyanın içinde çok mutlu bir hayat sürerken, vatkalar da bol kazaklar da, siyahi Michael da hayatımızdan yavaşça ayrıldılar. Bu ayrılış da öyle hemen olmadı. 90'ların ortasına kadar sürekli azalmış olsalar da 80'lere ait şeyler karşımıza çıkabiliyordu. Kanımca Michael Jackson da 31 Aralık 1989'da siyahi olarak yatıp 1 Ocak 1990 sabahı beyazi olarak uyanmamıştır. Zamanla silinip gitti işte 80'ler.

Şöyle, atıyorum 1995 yazı filan gibi 80'lerin tamamen yok olduğu dönemde filan fotoğraf albümüne baktığımda, ben de birçok insan gibi 80'lerin ne kadar iğrenç olduğunu, vatka başta olmak üzere kıyafetlerin iticiliğini filan düşünüyordum. Bunu da 80'lerde büyük olan insanlara sorup "E o zaman da onlar modaydı" cevabını alıp, ermiş ve bilmiş bir şekilde hayatıma devam ediyordum.

Buraya kadar bakınca herşey çok normal. Anlamsız bir çocukluğumdan bahsetme durumu ya da "hey gidi 80'ler" özlemi gibi görünse de işin aslı öyle değil...

Çünkü birgün 90'ların ortasında birşey oldu. Renkli televizyon, özel radyolar, Aydın Doğan'ın Hürriyet'i Simaviler'den alması, Özal, Demirel, Ecevit filan derken ispanyol paça pantolonlar bir anda moda oldu. Kızlar randa, erkekler ispanyol paça pantolon şeklinde üniformasal giyinmeye başladılar. Önce tedirginlikle yaklaştığım bu moda, tahmin ettiğim gibi zamanla geçti. Ben de o dönemde metal müziğin etkisiyle siyah pantolon, siyah t-shirt üniformasına büründüğüm için, ispanyol paçanın acısını pek hissetmedim. Ama bu 70'lerden kopup gelen ispanyol paça modası, hayatımıza çok boktan bir geleneği de getirmiş oldu: 20 yıl önceyi beğenmek!

İşte benim 80'lerden nefret etmeme sebep olan da bu durum. Kendimi "oh ulan adam yerine konulan kişi oldum" diye tanımlamaya başladığım andan beridir "80'ler şöyleydi, 80'ler böyleydi, çok güzel ortam vardı, çok güzel müzik vardı" laflarını duymaktan midem bulandı. Bu öyle yapışkan bir söylem haline geldi ki, bakkallara arap kızı figürlü sakız, şemsiye şeklinde çikolatalar düştü. Televizyonda Okan Bayülgen filan "80'leri seviyoruz" vtr'leri yayınladı, özel programlar yapıldı. Metallica'nın beyaz t-shirtleri bile moda oldu, Iron Maiden, Manowar hortladı, eskinin çok kötü kayıtlı albümleri kapış kapış satıldı. Metallica garaj albümü çıkardı.

Tüm dünya delirmiş bir şekilde boklu 80'lere yapıştı. İbne kapitalizm 80'lerde global pazara satamadığı herşeyi 2000'lerde satmaya başladı. Hadi onlar satmak için uğraştı da, bütün dünyanın bunu almak için can atmasına ne demeli! Ulan vatkaya, krepe saça nasıl ilgi duyar insan, nasıl 80'ler partisi düzenlenir, nasıl uyduruk klavyeyle çalınmış şarkılarda dansedebilir! Yok Eurorhytmics'den Sweet Dreams'miş. Onu kazma Marilyn Manson bile orijinalinden çok daha iyi coverlamış, 80'lerdeki halinde nasıl tepinebilir ki insan! Hadi bir konuda takıntılı, çok ilgili filan adamlar vardır. Adam Michael Jackson'a hayrandır, oturup 2006'da Jackson 5 dinler. Ama 90'larda doğmuş veletlere kadar herkes nasıl bir anda 80'lerin herşeyine sahip çıkar anlayamıyorum. Üstelik bu durumu gördükçe 80'lerden daha çok nefret ediyorum.

Bir de şöyle bir durum var. Bize bu 80'ler sapıklığını bulaştıran adamlar, bugün her türlü ekonomik pazarın, medyanın filan başında en azından kreatif sürecinde yer alan adamlar. Kabaca bir hesapla 60'larda doğmuş, 80'lerde genç olmuş adamlar. Bu adamlar şu an 50 yaşında filan, orta yaş krizini aşmış, yaşlılık krizine doğru emin adımlarla ilerleyen ve gençliklerini çok fena özlemiş adamlar. Bu adamlar bize gençliklerine duydukları özlemi pazarlıyorlar. 80'leri çok sevdiklerinden değil, gençliklerini çok sevdiklerinden vatkayı, krepe saçı, bol kazağı ve pantolon içine sokulan t-shirtü övüyorlar. Ama şunu da unutuyorlar, 10 yıl sonra onlar emekli olduklarında 90'larda genç olmuş ve 90'lara has iğrençlikleri satmak isteyen insanlar olacak. O zaman utanmayacak mısınız 80'ler diye yırtınanlar, ey vatkalı, annesinin nişan elbisesine file çoraptan kol yapan genç kızlar, babasının dökümlü deri ceketine servet gibi bakan delikanlılar!

Göreceksiniz ki, aynı 80'lerde olduğu gibi, 3-5 yıl sonra 80'leri seviyorum akımı da yok olup gidecek. Hippilik ayağa düştü, çok umutla bakılan milenyumun rengi metalik gri bile yokoldu gitti. Elbet 80'ler de unutulacak. Siz de o zaman, 2000küsür yılında bir 80'ler partisinde, krepe saçlarınız, vatkalı gömlekleriniz, dökümlü deri ceketlerinizle çektirdiğiniz, "Final Countdown'ın -down- kısmı"nı söylerken, tam o ağzının büzlüdüğü anda çekilen fotoğrafınıza bakarken utanacaksınız! Çünkü o zaman, buz mavisi dar kot, hatta belki kot takım tekrar moda olacak.

Not: Merak etmeyin o zaman da muhtemelen 90'lardan Tiksiniyorum diye bir yazı yazacağım.

13 Kasım Cuma, 1999

11 Mart 2009
Yıl 1999, 13 Kasım cuma, saat 18.30 suları, Samsun'da Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon. Ama daha önce...

Yıl 1998, Samsun'da A.'nın evindeyiz. Kasetçalarda Sepultura var. A.'nın, Max Cavalera'nın o sesi neresinden çıkardığı sorusuna karşılık çıkardığım böğürtü bana birkaç saniye bakakalmasına neden oluyor. Tam o anda mutfak balkonunda elinde gitarla bana bakarken önce Morpheus, sonra Leviathan ve en son olarak da Inca adını alacak olan grup kurulmuş oluyor. A.'ların şenliklerde çalmak üzere oluşturduğu grup modifiye edilerek basta F., davulda F., solo gitarda A., ritim gitarda C. ve vokalde Skingrat şeklini alıyor.

Samsun o zaman çok küçük, toplamda 20 orijinal albüm 100 kadar metalseverin hizmetinde, 90'lık boş kasetlerin en revaçta olduğu günler. Sürekli müzik dinliyoruz, müzik konuşuyoruz, resmen müzik yiyip, müzik içiyoruz. Her akşam ya A.'nın, ki kendisi karşı apartmanda oturmaktaydı, ya da benim odamda elimizde gitar bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Bir mucize eseri benim gibi müzikal kabiliyeti eksilerde olan birinin klasik gitarından çıkan sesler A.'nın kabiliyetiyle rifflere dönüşüyor. Ertesi gün ilk şarkı kafalarda hazır, mastering bekliyor! Bu Serdar Ortaç hızındaki besteleme süreci yerini stüdyoda çalışmalara bırakıyor. F. ve C.' nin tembellikleri yüzünden çalışmalar gitar-davul-vokal şeklinde sürerken, diğer üyeler yavaş yavaş gruptan eksiliyorlar.

Birgün Baget'i keşfediyoruz. Samsun'daki alternatif Rock Cafe! Cafe dediğime bakmayın, bildiğiniz apartman kömürlüğüne yerleştirilmş 5 masa, 1 adet yumurta kutularıyla ses izolasyonu yapılmış kıç içi kadar stüdyodan oluşuyor baget. İçecekler çay ve bakkaldan alınabilen kola ile sınırlı, tuvalet ihtiyacını ise yakındaki bir mahalle kahvesinde giderebiliyorsunuz. Demin stüdyo demiştim ya, ona da stüdyo dediğime bakmayın, davulun tonu yok,tonu geçtim kick kemerle tutturulmuş, 10 dakikada bir kemeri sıkmak gerekiyor. Davuldaki crash düyanın en kötüsü, ride ise çatlamış, high-hat ya tam açarak ya da tam kapatarak çalınabiliyor! Tabii bir de amfiler var, yani ismen var, işlevsel olarak pek bir faydaları yok. Ikına ıkına üzerinde uğraşırsanız ses alabilmeniz mümkün tabii, hakkını da yemeyelim. Hele ki üzerinde distortion olan amfinin az emeği geçmedi bize. Biz, işte bu bagetten içeri adımımızı atıyor ve o 5 masa ile yavaş yavaş kaynaşmaya başlıyoruz.

Herkes müzikle ilgli, herkesin elinde bir enstrüman ve en önemlisi herkes birbirine bir şey öğretmek, birbirinden bir şey öğrenmek için can atıyor. Abiler var, 20 kişiye speed metal konseri vermiş adamlar, biz ilkokula kayıt olurken metal müziğe kayıt olmuş adamlar. Kimileri hala müzik yapıyor, kimileri kravat takıp işe gidiyor bugün. Ama orada, o anda bizim gibi hevesli yeni yetmelere tab veriyorlar, grup öneriyorlar, bir şey yapıyorlar!

Efendi, saygılı ama hırçın ama asi biz o abilerden çok şey öğreniyoruz. Belki de o zaman kimsede olmayan bir inatla bok gibi çaylardan içip, o boktan stüdyoya girip saatlerce çalışıyoruz. Hem de her gün. Baget akşam 6'da kapanıyor, eve gidip yemek yiyor ve ikimizden birinin evine gidip çalışmaya devam ediyoruz. Besteler yapmaya devam ediyoruz. Artık biz stüdyodayken Baget'teki müziğin sesi kısılıyor ve içerideki herkes bizi dinliyor. "Lan! Bilmem kim Abi içerdeymiş!" diyerek daha bir şevkle çalıyoruz. Samsun'daki bütün müzik camiasıyla arkadaşız, ama en çok biz çalışıyoruz biz üretiyoruz.

Derken bir gün Baget'in sahibi Vedo bize konser teklif ediyor. Her şeyimizle hazırız, baba gibi bestelerimiz var, coverlarımız var, iki takım baget bir Jackson PS2 ve mikrofonumuz var, ara sıra gelen basçımız bile var. Vedo yazıcıdan çıkardığı afişleri Baget'in 4 duvarına ve kapısına asıyor. Biz içerde heyecanla dinleyicilerimizi beklerken kapıdan içeri polis giriyor. İstanbul'da iki salağın duvara "a tout le monde" yazıp intihar etmesinin ardından polis satanist avında. Biz de metal müzik icra edenler ve dinleyenler olarak direkt satanist sayılıyoruz. Dahası Baget'in çalışma ruhsatı yok! Polis davulun üstünde durduğu tahtayı ayağıyla dürtüp "Sağne gurmuşlar, saz var, mikrohon var" diyerek Baget'i mühürlüyor, konser iptal!

Bu büyük hayal kırıklığı, bizi daha da coşturuyor. Polisin evimizi basma ihtimali de yok ya! Davul yoksa klavye var, o da davul sesi çıkarıyor, klasik gitarda A. Territory çalıyor, benim mikrofona zaten ihtiyacım yok! Baget tekrar açılıyor biz çalışmaya kalmadığımız bir yerden devam ediyoruz.

12 Kasım 1999, akşam A. telefon ediyor: "Yarın konserimiz var!". Nasıl yani? Biliyorum ki 13 Kasım'da bir konser var, günlerdir konuşuluyor, biletleri satılıyor. Discordia isimli grup bizim altgrup olrak çıkmamızı istiyor. Yalnızca iki şarkı çalacağız. Olsun. Hemen davula davulcu, basa basçı aranıyor, yarın konserimiz var. Oysa ki hastayım, hem de boğazım ağrıyor. Olsun, yarın konserimiz var.

Sabah'ın köründe kalkıyoruz, koşa koşa Baget'e gidip eski davulcumuz F.'ye ve o gün tanıştığımız basçımız A.'ya şarkıları gösteriyoruz. Hemen kapıyorlar şarkıları. Sözleri zaten ben yazdım ezberimde, en az 100 defa çalmışız şarkıları, bas ve davul da tamam! Stüdyoda geçen 3 saatin ardından boğazımdan kan gelmesi sebebiyle çalışmalar bitiyor. Akşam 6'ya kadar kendimi iyi hissetmezsem konsere çıkamıyoruz. Eve dönüp anneme durumu anlatıyorum. Naneli bilmemneli çaylarla rehabilitasyona başlıyoruz boğazıma. Bok gibiyim, olsun, 2 saat sonra konserimiz var.

13 Kasım saat 5 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden boş koltuklara doğru böğürüyorum. Soundcheck yapıyoruz, sesim yerinde değil, ama bu da benim umrumda değil. Dışarda müthiş bir kalabalık var. "250 kişi" deniliyor içerde, inanılır gibi değil, herkes burada. Üniversite öğrencileri var konsere gelen. Bir sigara içmek için dışarı çıkıyoruz A. ile, dışarda "Inca da çıkacakmış", "Skingratlar altgrupmuş" diyenler var. Tanıyanlar soruyor, evetliyoruz. İçeri dönüyoruz, 350 bilet satılmış, 350! Wacken'a çıksam bu kadar heyecanlanamazdım. Samsun'da 350 kişi gelmiş death metal konserine, eş dost hariç.

Hatıra fotoğrafı çektirip sahneye doğru yürüyoruz (fotoğrafı bulunca onu da ekleyeceğim). Sahne ışıkları üzerimizde ve konser başlıyor: "Hepiniz hoşgeldiniz, biz Inca!". Bas, davul ve gitar haykırmaya başlıyorlar. Müzikle beraber kafa sallamaya başlıyorum. Hiçbir şey umrumda değil. Lise 2'deyim saçlarım amerikan traşı, sakalım dudağımın altındaki 5 tane tüyden ibaret. Üstümde Sepultura Roots t-shirt'ü, bu bir hayal benim için. Söze girmem gerektiği yerde başımı kaldırıyorum, sahne önünden ve koltuk aralarında onlarca kişi kafa sallıyor. Benim bestelediğim, A.'nın düzenlediği, Inca'nın icra ettiği bu şarkıda onlarca insan kafa sallıyor! Bu hayalden de öte. Herkes enstrümanını çok iyi çalıyor, tek bir hata yok, sesim çok iyi. Derken ikinci şarkıya başlamak üzere dinleyicilere dönüyorum, 5-10 kişi Inca diye bağırıyor, ara sıra da Skingrat diye bağıranları duyuyorum. Arkadaşlar herhalde diyerek ve büyük bir keyifle ikinci şarkıya başlıyoruz. İlk şarkıdan da iyiyiz. Artık daha çok insan kendini müziğe kaptırmış, haykırıyor, kafa sallıyor, büyük ihtimal Baget'ten insanlar nakaratlarda eşlik ediyor. İnanılır gibi değil. Sahnenin sağ kısmında kalabalıklaşmış insanlara doğru ilerliyorum, beraber kafa sallıyoruz, aralarından sarılmak isteyen var, büyük bir grubun konser videosunu izler gibiyim. Bu şarkıyı da hakkıyla çalıp, üzerimize düşeni yapıyoruz. 350-400 kişilik bir topluluğu diğer grubu dinlemek üzere hazır etmişiz, coşturmuşuz. Bu kocaman işin altından başarıyla kalkmışız, çok mutluyuz, birbirimize bakıyoruz. Derken dinleyicilerden "Inca! Inca!" sesleri yükseliyor, adımızı haykıran, benim adımı haykıran bir sürü insan var tanımadığım. Öyle böyle değil ayakta alkışlanıyoruz. Herkes, hayran olduklarımız ve bize hayran olanlar bizi ayakta alkışlıyor.

13 Kasım Cuma, 1999, saat 18.30 suları, Gazi Sahnesi'nin sahnesinden sahne arkasına doğru yürüyorum, elimde yerine koymayı unuttuğum mikrofon.